Duygu terapisti Özlem Hatipoğlu çok önemli bir konuya değinmiş, ben de sizlerle paylaşmak istedim. Dikkatle okuyun ve uygulayın faydasını göreceksiniz bence. Ben uygulamaya başladım.
Çok İstiyorum Neden Olmuyor? Çok İstiyorsun Diye Olmuyor!
Bir şeyi çok isterseniz olmaz. Neden olmaz? Çünkü çok istiyorum demek “Bende yok,” demektir. “İhtiyacım var,” demektir.
Her zaman söylediğim gibi, ne düşünüyor, ne söylüyor ve ne hissediyorsanız evren size onu verir. Bu yüzden bir şeyi istiyorsak “istiyorum,” demek yerine o şeyin frekansına uyumlanmanız gerekir. Bu uyumlanma için de “Bende zaten var, hem de çok var ve ihtiyacım yok!” yayını yapmalısınız. Bunu yapabilmek için söylediklerinize çok dikkat etmelisiniz.
Bir çok kişi yeteri kadar paraya sahip olamamaktan şikayetçi. Ve dikkat; şikayet ettiğimiz şeyi hayatımızda çoğaltırız! Bu yüzden ne dediğinize ve ne düşündüğünüze dikkat edin. Gün içinde sürekli söyle diyorsunuz: “Param yok, param bitti. Borçlarımı ödeyebilecek miyim, ay sonunu getirebilecek miyim?” Bütün bu sözler ve düşünceler endişe dolu ve yokluk enerjisi yayıyorlar. Ve siz hala “Param olsun, bunu çok istiyorum ama bir türlü olmuyor, neden?” diye soruyorsunuz.
Ne derler bilirsiniz: Para parayı çeker. Bu söz boşuna söylenmemiştir. Parayı çekmek için paranız olduğunu düşünmeli, hissetmeli, söylemeli ve bunun için şükretmelisiniz.
Bir EFT seansında maddi durumu gayet iyi olan bir danışanıma, varlık bilincinin gerçekten sağlam olup olmadığını kontrol etmek için “Varsayın ki bütün malınız mülkünüz yandı ya da iflas ettiniz, bir liranız bile kalmadı. O zaman ne olur?” diye sordum.
Kılı kıpırdamadı ve bana dedi ki: “Allah ne yapar eder, piyangoyu bana çıkartır, yine de beni parasız bırakmaz, benim param hep olur.” İşte varlık bilinci budur; bu bilinçte olduğunuz sürece para size her zaman gelir. Çünkü bu durumda “Benim param var, zaten çok param var, ben çok zenginim. Ne kadar harcasam da bitmez, çok şükür,” demektesinizdir. Ve evren sizi onaylar.
Şimdi diyeceksiniz ki "parası olan tabii ki bunu rahat söyler; bizim de olsa biz de söylerdik". Eh, işte maharet burada başlıyor. Yoktan var edeceksiniz. Madem ki istiyorsunuz, kendiniz için yaratacaksınız. Bir kere gözünüz üzerinizde olsun. Ne söylüyorsunuz? Ne düşünüyorsunuz? Ne hissediyorsunuz? Bunun şakasını bile yapmayın çünkü evren şakadan anlamaz. Hiçbir zaman “Param yok, param bitti,'' gibi şeyler söylemeyin; sadece var olana odaklanın.
Yaratım için en güzel zaman, zihnin sakinleştiği ve aradan çıkmaya hazır olduğu zamandır. Bu zaman da uykuya dalmadan önceki ve uyandıktan hemen sonraki beş dakikadır. Bu zamanlarda zihin dingindir ve kendi bilinçaltımıza ekim yapmak için en uygun saatler bunlardır.
Evet, demek ki bugünden itibaren her gece ve her sabah, her ne istiyorsak o bizde varmış gibi şükretmeye başlıyoruz.
“Olmayan şeye nasıl şükredeyim, ne kadar saçma!” diyorsunuz değil mi? Şimdi size zihninizi ikna edebileceğiniz bir yöntem öğreteceğim. “Bu yaptığım çok saçma!” düşüncesinden çıkmak için işe sahip olduğumuz şeylere şükrederek başlamamız gerekiyor. Her neye sahipseniz ona şükretmeye başlayın. "Ayaklarım var; şükürler olsun, gözlerim görüyor; şükürler olsun" vb. (aklınıza gelen her şeyi sayın. Saçma da olabilir, önemli değil. Yeter ki zihin onun varlığını bilsin ve kabul etsin) sahip olduğumuz şeyleri sayarak kendimizi şükür frekansına yükseltmiş oluruz. Ve bunlara gerçekten sahip olduğumuz için de zihin itiraz etmeden dinler. Şimdi zihni oyuna getirelim: Bunları sayarken arada ne istiyorsak onu da sıkıştırıyoruz. "Param var; şükürler olsun, evlendim; şükürler olsun, çocuğum; var şükürler olsun, ev aldım; şükürler olsun, sevgilim var; şükürler olsun, çok mutlu bir aşk yaşıyorum; şükürler olsun, sağlıklıyım; şükürler olsun" ve tekrar olanları saymaya devam "ince bir bedenim var; şükürler olsun..."
Haydi bakalım, işe bu geceden başlayın.
Tüm dilekleriniz gerçek olsun. Ve de öyle oldu...
Sevgiyle...
ÖZLEM HATİPOĞLU
Facebook: Özlem Ruhsal Şifa Hatipoğlu
Facebook Grup: DUYGU TERAPİSİ EFT
Mail: ozlmhatipoglu@gmail.com
Kaynak: Ailemveben.eu
20 Aralık 2013 Cuma
12 Aralık 2013 Perşembe
Evdeyazar'ın Hediye Sepeti Sürprizi
Başarılı bloglar arasında göze çarpan Evdeyazar, çok güzel bir yılbaşı çekilişine imza atıyor!
Evdeyazar , düzenlediği ilk çekilişle takipçilerine dolu dolu
YILBAŞI SEPETİ hediye ediyor.
Firststeps sponsorluğunda gerçekleşen bu çekilişle kazanacağınız hediye sepetini ister kendinize, isterseniz sevdiklerinize hediye edebilirsiniz.
Çekiliş detayları için buraya tıklayabilirsiniz.
Firststeps sponsorluğunda gerçekleşen bu çekilişle kazanacağınız hediye sepetini ister kendinize, isterseniz sevdiklerinize hediye edebilirsiniz.
Çekiliş detayları için buraya tıklayabilirsiniz.
Bir Canlıyı Öldürmekten Keyif Almak Nasıl Birşey?
Ailemveben.eu'daki yeni yazım
Geçen Pazar sabahı baktım, babam televizyon izliyor, belgesel.
Belgesel izlenir bizim evde, babam özellikle doğa belgesellerini çok sever. Ben vahşi doğa belgesellerinde yırtıcı hayvanların güzelim hayvanları öldürüp parçalama sahnelerini izleyemem, kalkarım hemen televizyonun başından.
Pazar günkü belgeselde karacalardan bahsediliyordu, evin içinde dolaşıp bir şeylerle uğraşırken, belgeseli de dinliyordum. “Bu güzel hayvanları vurmanın en keyifli yanı onları hızla koşarken vurmak, hatta böyle havadayken vurmak” diyordu adam. “Ne???” Televizyona koştum, “vurdu mu yani şimdi, baba bu adam öldürdü mü şimdi bu hayvanı?” Ben doğa belgeseli izlediğimizi sanıyordum, meğer avcılık belgeseliymiş. Adam keyifle devam ediyor, vurduğu güzelim karacayı yerde gösteriyor, “Boynuzların parlaklığına bakın, bir de diğer karacaya bakın”. Adam avcı ve karacaları vurmuş, ballandıra ballandıra anlatıyor. Kamyonetin arkasına yüklüyorlar zavallı karacaları, bu sırada adam anlatmaya devam ediyor, “yeni vuruş şekilleri deneyeceğim, bunları diğer programlarda anlatırım” diyor.
Hayvanın hayvanı öldürmesini izleyemeyen ben, yanlışlıkla avcılık belgeseli izlemiştim yani. Üzüldüm, sinirlendim. Bir canlıyı öldürmenin keyfinden nasıl bahsedebilir bir insan? Böyle bir şeyden nasıl keyif duyabilir?
Durup durup söylendim, “ Koyunu, kuzuyu, tavuğu kesiyorsunuz, balıkları avlıyorsunuz yemek, yedirmek için, tamam. Ama doğada kendi halinde gezinen şu hayvancıklardan ne istiyorsunuz?”
Anlamıyorum ben; zevk için hayvan öldürmeyi anlamıyorum. “Avcılık bir spordur” demesin kimse bana, bir canlıyı öldürmeyi spor olarak asla kabul etmem.
İşin içinde mecburiyet varsa, dağda, bayırda aç kalıp yiyorsa veya başka bir geçim ve karnını doyurma şansı yoksa tamam; ama özel olarak organizasyon yapıp, av partileri düzenleyip gidip ceylan, karaca, kuş vurmak, spor değil, olsa olsa saldırganlık ve öldürme güdüsünün dışavurumudur.
Boğa güreşlerine de aynı nedenle karışıyım. Bunun gelenek olarak ele alınıp yasaklanmamasını da kınıyorum.
“Doğanın dengesi gereği hayvanların ölmeleri gerekiyor” diyebilirsiniz; doğada zaten doğal şartlarla ölüyor hayvanlar, bir de sizin gidip onları koşarken, havadayken büyük bir zevk duyarak kurşunlamanız gerekmiyor.
Karşıyım, hayvanların zevk için öldürülmelerine karşıyım, bir canlıyı öldürürken duyulan zevkin ekranda dile getirilmesine karşıyım…
Selen Genç
İletişimci, Adli Bilimler Uzmanı (M.A.)
Link vermek gerekirse; Ailemveben.eu
Geçen Pazar sabahı baktım, babam televizyon izliyor, belgesel.
Belgesel izlenir bizim evde, babam özellikle doğa belgesellerini çok sever. Ben vahşi doğa belgesellerinde yırtıcı hayvanların güzelim hayvanları öldürüp parçalama sahnelerini izleyemem, kalkarım hemen televizyonun başından.
Pazar günkü belgeselde karacalardan bahsediliyordu, evin içinde dolaşıp bir şeylerle uğraşırken, belgeseli de dinliyordum. “Bu güzel hayvanları vurmanın en keyifli yanı onları hızla koşarken vurmak, hatta böyle havadayken vurmak” diyordu adam. “Ne???” Televizyona koştum, “vurdu mu yani şimdi, baba bu adam öldürdü mü şimdi bu hayvanı?” Ben doğa belgeseli izlediğimizi sanıyordum, meğer avcılık belgeseliymiş. Adam keyifle devam ediyor, vurduğu güzelim karacayı yerde gösteriyor, “Boynuzların parlaklığına bakın, bir de diğer karacaya bakın”. Adam avcı ve karacaları vurmuş, ballandıra ballandıra anlatıyor. Kamyonetin arkasına yüklüyorlar zavallı karacaları, bu sırada adam anlatmaya devam ediyor, “yeni vuruş şekilleri deneyeceğim, bunları diğer programlarda anlatırım” diyor.
Hayvanın hayvanı öldürmesini izleyemeyen ben, yanlışlıkla avcılık belgeseli izlemiştim yani. Üzüldüm, sinirlendim. Bir canlıyı öldürmenin keyfinden nasıl bahsedebilir bir insan? Böyle bir şeyden nasıl keyif duyabilir?
Durup durup söylendim, “ Koyunu, kuzuyu, tavuğu kesiyorsunuz, balıkları avlıyorsunuz yemek, yedirmek için, tamam. Ama doğada kendi halinde gezinen şu hayvancıklardan ne istiyorsunuz?”
Anlamıyorum ben; zevk için hayvan öldürmeyi anlamıyorum. “Avcılık bir spordur” demesin kimse bana, bir canlıyı öldürmeyi spor olarak asla kabul etmem.
İşin içinde mecburiyet varsa, dağda, bayırda aç kalıp yiyorsa veya başka bir geçim ve karnını doyurma şansı yoksa tamam; ama özel olarak organizasyon yapıp, av partileri düzenleyip gidip ceylan, karaca, kuş vurmak, spor değil, olsa olsa saldırganlık ve öldürme güdüsünün dışavurumudur.
Boğa güreşlerine de aynı nedenle karışıyım. Bunun gelenek olarak ele alınıp yasaklanmamasını da kınıyorum.
“Doğanın dengesi gereği hayvanların ölmeleri gerekiyor” diyebilirsiniz; doğada zaten doğal şartlarla ölüyor hayvanlar, bir de sizin gidip onları koşarken, havadayken büyük bir zevk duyarak kurşunlamanız gerekmiyor.
Karşıyım, hayvanların zevk için öldürülmelerine karşıyım, bir canlıyı öldürürken duyulan zevkin ekranda dile getirilmesine karşıyım…
Selen Genç
İletişimci, Adli Bilimler Uzmanı (M.A.)
Link vermek gerekirse; Ailemveben.eu
20 Şubat 2013 Çarşamba
Yağmur
Ailemveben.eu’da yayınlanan yazım
YAĞMUR
“Bu yağmur, ah bu yağmur, seni bana getirsin…”
Dışarıda yağmur yağıyor, ben sevdiğim bir şarkıyı mırıldanıyorum…
Kaç gündür yağmur yağıyor. Ne de güzel yağıyor. Yağsın, içimizi temizlesin. İçimizdeki bütün kederi, kırgınlığı, yorgunluğu, yılgınlığı alsın, akıtsın gitsin…
Yağmur bizi bize getirsin… Yanılgılarımız, pişmanlıklarımız, keşkelerimiz, niçinlerimiz derelere, göllere karışsın gitsin. Kendimize ve başkalarına yaptığımız haksızlıklar uzaklaşsın, yok olsun…
Seviyorum yağmuru. Yağmur ümit veriyor. Yenilenme, tekrar yeşerme ümidi…
Ağlamak da aynı yağmur gibi, ferahlatıyor insanı, tazeliyor.
Akan gözyaşlarımız, içimizin yağmurları...
Yağmurun toprağı yumuşatması gibi, tozu kiri yıkayıp götürmesi gibi, gözyaşları da içimizi yumuşatıyor, içimizdeki kiri, pası, öfkeyi, umutsuzluğu alıp götürüyor.
Ağlamak güzel, yağmur da güzel…
İyi ki yeryüzü için yağmur, insanlar için de gözyaşı var…
Şarkımı söylemeye devam…
“…Bu yağmur getirecek mutlu, güzel ne varsa…”
Kaynak: Ailemveben.eu
YAĞMUR
“Bu yağmur, ah bu yağmur, seni bana getirsin…”
Dışarıda yağmur yağıyor, ben sevdiğim bir şarkıyı mırıldanıyorum…
Kaç gündür yağmur yağıyor. Ne de güzel yağıyor. Yağsın, içimizi temizlesin. İçimizdeki bütün kederi, kırgınlığı, yorgunluğu, yılgınlığı alsın, akıtsın gitsin…
Yağmur bizi bize getirsin… Yanılgılarımız, pişmanlıklarımız, keşkelerimiz, niçinlerimiz derelere, göllere karışsın gitsin. Kendimize ve başkalarına yaptığımız haksızlıklar uzaklaşsın, yok olsun…
Seviyorum yağmuru. Yağmur ümit veriyor. Yenilenme, tekrar yeşerme ümidi…
Ağlamak da aynı yağmur gibi, ferahlatıyor insanı, tazeliyor.
Akan gözyaşlarımız, içimizin yağmurları...
Yağmurun toprağı yumuşatması gibi, tozu kiri yıkayıp götürmesi gibi, gözyaşları da içimizi yumuşatıyor, içimizdeki kiri, pası, öfkeyi, umutsuzluğu alıp götürüyor.
Ağlamak güzel, yağmur da güzel…
İyi ki yeryüzü için yağmur, insanlar için de gözyaşı var…
Şarkımı söylemeye devam…
“…Bu yağmur getirecek mutlu, güzel ne varsa…”
Kaynak: Ailemveben.eu
Neye Göre, Kime Göre Güzel?
Kadın haberleri.net’te yayınlanan yazım
Neye Göre, Kime Göre Güzel?
Televizyonda çok izlenen bir yarışma programı. Çiftler yarışıyor, kazanan çift arabayı alıyor. İzleyiciyi haftasonu akşamları ailece televizyon karşısına geçiren, eğlendiren bir program. Dün akşam izlerken, bir oyun hiç hoşuma gitmedi.
Oniki genç kadını yan yana dizdiler, yarışmacılardan önce kadınlar puan verdi; en az beğendiğine 1, en çok beğendiğine 12 puan. Sonra eşleri çağırıldı, onlar da genç kadınlara puan verdi. Aynı puanları vermişler mi, diye bakıldı. En uzun boyluya, saçı başı en havalı olana en yüksek puanı vermeye çalıştılar.
Eşlerin aralarındaki konuşmalar da ibretlikti. ”Ama hayatım, sen sarışın sevmezsin ki, ama aşkım, onun boyu en uzundu, baksana ona hiç on puan verilir mi, bak öbürü daha zayıf… Erkekler genç hanımlara puan verirken eşlerine karşı mahçup oluyorlar, “Gözüm senden başkasını görmüyor, en güzeli sensin” diye gönül almaya çalışıyorlar. Sunucu, “Bütün kızlarımız çok güzel, bütün kızlarımıza 12 puan, bütün eşlere de 13 puan” diyerek durumu toparlamaya çalışıyor. İzlerken fenalık geçirdim, ağlayayım mı, güleyim mi şaşırdım.
Güzellik yarışmalarına karşı olan, güzellik gibi göreceli bir kavramın yarıştırılmasının saçmalığına inanan biri olarak, çoluk çocuk ailece izlenen, sevilen bir eğlence programında böyle bir oyunun oynanmasından hiç hoşlanmadım.
En uzun, en zayıf olana, en gösterişli olana en yüksek puan veriliyor, peki bunu izleyen 1.60 boyundaki, 60 kilodaki standart Türk kadını ne yapsın, ölsün mü?
Güzel, neye göre güzel, kime göre güzel? Güzelin tanımı, tarifi, şartı şurtu nasıl olur? Ayıptır, yazıktır, günahtır…
Kadını, erkeği, çocuğu, yani insanı metaya, tüketilecek bir ürüne dönüştüren, güzelliği, gençliği, aşkı tüketim aracı haline getiren sistemden kaçış yok. Kaçamıyoruz, ama fark edelim ve karşı çıkalım en azından.
Yapmayalım, etmeyelim, insana, insanlığımıza saygı duyalım; selvi boyu, incecik bedeni, lepiska saçları veya kaslı vücudu, boyu-posu ve kirli sakalı için değil, yaradılanı sevelim, Yaradan’dan ötürü…
Kadın haberleri.net
Neye Göre, Kime Göre Güzel?
Televizyonda çok izlenen bir yarışma programı. Çiftler yarışıyor, kazanan çift arabayı alıyor. İzleyiciyi haftasonu akşamları ailece televizyon karşısına geçiren, eğlendiren bir program. Dün akşam izlerken, bir oyun hiç hoşuma gitmedi.
Oniki genç kadını yan yana dizdiler, yarışmacılardan önce kadınlar puan verdi; en az beğendiğine 1, en çok beğendiğine 12 puan. Sonra eşleri çağırıldı, onlar da genç kadınlara puan verdi. Aynı puanları vermişler mi, diye bakıldı. En uzun boyluya, saçı başı en havalı olana en yüksek puanı vermeye çalıştılar.
Eşlerin aralarındaki konuşmalar da ibretlikti. ”Ama hayatım, sen sarışın sevmezsin ki, ama aşkım, onun boyu en uzundu, baksana ona hiç on puan verilir mi, bak öbürü daha zayıf… Erkekler genç hanımlara puan verirken eşlerine karşı mahçup oluyorlar, “Gözüm senden başkasını görmüyor, en güzeli sensin” diye gönül almaya çalışıyorlar. Sunucu, “Bütün kızlarımız çok güzel, bütün kızlarımıza 12 puan, bütün eşlere de 13 puan” diyerek durumu toparlamaya çalışıyor. İzlerken fenalık geçirdim, ağlayayım mı, güleyim mi şaşırdım.
Güzellik yarışmalarına karşı olan, güzellik gibi göreceli bir kavramın yarıştırılmasının saçmalığına inanan biri olarak, çoluk çocuk ailece izlenen, sevilen bir eğlence programında böyle bir oyunun oynanmasından hiç hoşlanmadım.
En uzun, en zayıf olana, en gösterişli olana en yüksek puan veriliyor, peki bunu izleyen 1.60 boyundaki, 60 kilodaki standart Türk kadını ne yapsın, ölsün mü?
Güzel, neye göre güzel, kime göre güzel? Güzelin tanımı, tarifi, şartı şurtu nasıl olur? Ayıptır, yazıktır, günahtır…
Kadını, erkeği, çocuğu, yani insanı metaya, tüketilecek bir ürüne dönüştüren, güzelliği, gençliği, aşkı tüketim aracı haline getiren sistemden kaçış yok. Kaçamıyoruz, ama fark edelim ve karşı çıkalım en azından.
Yapmayalım, etmeyelim, insana, insanlığımıza saygı duyalım; selvi boyu, incecik bedeni, lepiska saçları veya kaslı vücudu, boyu-posu ve kirli sakalı için değil, yaradılanı sevelim, Yaradan’dan ötürü…
Kadın haberleri.net
28 Ocak 2013 Pazartesi
Samiye Özbaş Soysal'dan Haftalık Astrolojik Yorumlar
Vatan Gazetesi Astroloji Yazarı Samiye Özbaş Soysal haftalık astrolojik yorumlarla sorularımıza yanıt veriyor...
Yorumlar için tıklayınız
Yorumlar için tıklayınız
9 Ağustos 2012 Perşembe
Öfke Yüreğin Kiridir
Neden öfkelenmek, hoş görmekten, kin duymak, affetmekten daha kolay gelir bize?
Öyle midir gerçekten?
Öfke yüreğin kiridir oysa, kin duymak da o kirin lekeye dönüşmesidir. Yani bana göre öyledir.
Biz biz olalım, kirleri biriktirmeyelim, akıtalım gitsinler anında; yüreğimizi lekelerden koruyalım böylece.
Yoksa, yaşadığımız her ana bulaşır yüreğimizdeki kir, her güzelliği gölgeler yüreğimizin lekesi.
Bulanık yaşarız tüm sevinçleri, içimizdeki gizli odalardan taşan kara kinle.
İnsan herşeyde kötüyü arar, ruhunun derinliklerindeki öfkeyi, kini söküp atmadıkça.
İyiyi gölgeler öfke, umudu gölgeler; beyazları griye, zamanla siyaha çevirir…
“Bir anlık öfkeme kapıldım” deriz. Ne de çabuk kapılıveririz öfkeye. Oysa olumlu şeylere o kadar kolay kapılıp gitmeyiz, mesela umuda…
Ümidini her zaman koruyan insanlara bıyık altından güleriz, ”hayalci bu, ”deriz.
Umutlu olmayı hayal kurmakla eş tutarız, ‘Polyannacılık’ sayarız.
Öfke ve diğer olumsuz duygular ise, daha gerçek gelir bize. Daha elle tutulurdur bizim için, daha içimizde.
Damarlarımızda dolaşır öfke, şiddete dönüşür, yıkar, döker. Çoğumuz için anlık bir meseledir bu. Çok kolaydır yani öfkelenmek.
Umut ise, emek ister, beklemeyi, sabırlı olmayı gerektirir.
Sabır ve sevgiyi umuda dönüştürsek; bir izin versek damarlarımızda öfke yerine sabır, sevgi ve umudun dolaşmasına. Ah, bir izin verebilsek…
İstediğimiz, beklediğimiz şey geciktikçe, sabrımız zorlanır. Bu zorlanmaya rağmen devam edebilmektir umut; sabır sınavı gibi birşeydir yani. Her defasında hayırlı sonuç alınan bir sınav…
Büyüyememek, olgunlaşamamaktır aslında çabucak öfkeye kapılmak, öfkeye hakim olamamak. İsteği anında yerine gelmeyen küçük bir çocuğun, sabırsız ruh hali gibidir.
Büyürsek, sabredip umutlu olmayı öğrenebilirsek, öfke çok daha seyrek olarak uğrar bize ve çok daha az yıkıcı olur.
Sevgi, sabır ve umudu, iç dünyamızın merkezine koymayı başarabilirsek, öfkeden de, onun daha koyu hali olan kinden de koruyabiliriz kendimizi…
Elde Değil, Gönülde
“Söğütler boyun eğende, sene men yarim deyende. Sanaram dünya menimdir, gözüme gözün deyende…”
Senin varlığın birine başka şarkılar söyletirken, sen başka biri için şarkılar dinlersin. Hayat bu, hayat böyle.
Elde değil ki. Elde değil, gönülde…
İyi ki de gönülde.
Gönlünü eline alıp çekip çevirebilenlerden olmaktansa, gönlünün sözünü dinleyenlerden olmak lazım bana göre…
Gönlünün sözünü dinleyince ne mi oluyor? İnsan ilişkilerini savaş gibi görmeyip, yenme yenilme psikozu yaşamadan, zırhlar, kalkanlar kuşanmadan, dalıyorsan her seferinde olaya, her türlü insan ilişkisinde yara almaya müsait durumda oluyorsun.
Çünkü mevziler, sığınaklar, cepheler, cephaneler yok senin için, savaş stratejileri, muharebe planları yok, maskeler yok.
En doğal halinle, yüreğin dilinde, yüreğin gözünün bebeğinde, karşısındasın onun, onların, herkesin…
Sonuç mu? Sonuç şu; kırıklar çıkıklar, yaralar bereler içinde, ama kendinle barışık yaşıyorsun, seviyorsun, seviliyorsun, sevilmiyorsun…
Yaşıyorsun, yaşıyor taklidi yapmadan, gerçekten yaşıyorsun.
Koşup oynarken, ara ara düşerek kanattığı dizlerinin acısını hissetmeden oyuna devam eden bir çocuğun coşkusuyla yaşıyorsun hayatı.
Ve, ne de güzel yapıyorsun, biliyor musun?
“Acının, yaranın berenin neresi güzel?” diyebilirsiniz.
Onlar, yaşarken, severken edindiğin tecrübelerdir, dolu dolu yaşadığının, her şeyi derinlemesine hissettiğinin kanıtıdır ve çok değerlidir.
Zırhların, duvarların, maskelerin koruyucu özelliği vardır ama; yüreğinle kimsenin yüreğine dokunmadıktan, yüreğini hiçbir yüreğe açmadıktan, acısıyla tatlısıyla duygularını yaşayamadıktan sonra, ne anlamı var ki bu kadar güvenliğin?
Sen, hayattan ve insanlardan böylesine uzak durarak kendini yeterince incitiyorsun zaten…
Hadi hep birlikte;
“Söğütler boyun eğende, sene men yarim deyende.
Sanaram dünya menimdir, gözüme gözün deyende…
Seni men yaman sevirem, yürekten candan sevirem
Mene gel eyle vefa yar, aşıge etme cefa yar…”
Not: Arama motorlarında “Söğütler Başın Eğende” veya ”Seni, Men Yaman Sevirem” adıyla bulabilirsiniz bu güzel Azeri şarkıyı….
İlk kahramanlarımız, meleklerimiz: Annelerimiz
Bir okul arkadaşım annesini kaybetti. Başı sağolsun…
Kendi kaybımdan dolayı, tahmin edebiliyorum, şimdi onun neler hissettiğini…
Anneyi kaybetmek, başka hiçbir kayba benzemiyor.
Sana kendi bedeninden hayat veren, artık bu dünyada değil; yok, olmayacak bir daha.
Yüreğinin kanadığını hissediyorsun; kocaman bir el gelmiş, yüreğinin yarısını söküp almış. Öylece kalakalmışsın.
Gerçek mi bu?
Hayatta sana en yakın olabilmiş, seni içinde taşımış olan insan şimdi yok; bir daha onu görmeyeceksin, sesini duymayacaksın, “ilk o bilsin” dediğin hiçbirşeyi ona anlatamayacaksın.
İlk arkadaşın, ilk sırdaşın, hayatta nazını en çok çekmiş insan yok artık.
Babalar denir ama, çocukların ilk kahramanı annelerdir aslında. Her şeyi bilen, her şeye yetişen, her acıyı dindiren.
Annen gitmiştir, hayatının ilk ve gerçek kahramanı yoktur bundan sonra.
Kimsenin koca bebeği değilsindir artık.
Saf, katıksız şefkat, bir daha girmemek üzere şimdi çıkmıştır hayatından. Çünkü seni kimse, annen kadar yürekten, kandan, candan ve “her şeye rağmen” sevemez.
Annenden başka kimsenin yüreği senin acınla paralanmaz.
Ve sen bunu ancak, anneni kaybettikten sonra anlarsın…
Hayattaki bütün annelere ve hayatlarımızdan çıkıp gerçek birer melek olan annelerimize…
İyi ki varsınız, iyi ki hayatımızda oldunuz. İyi ki, bizi dünyaya getirdiniz. Ve iyi ki, bizler sizlerin çocuklarınızız, çocuklarınız olduk.
Ömrünüz uzun ve mutlu olsun. Nurlar içinde, huzurlar içinde yatın…
Sizi çok seviyoruz…
30 Mayıs 2012 Çarşamba
Jet Kasalar ve Bizim Kuşağımız
Jet Kasalar ve Bizim Kuşak
Teknolojik gelişmelerin yorucu geldiğinden, yetişemediğimizden bahsediyorduk bugün bir arkadaşımla. Bu konuşma bana başka bir arkadaşımın, İletişim Fakültesinden sınıf arkadaşım Banu Tuna’nın birkaç yıl önce okuduğum bir yazısını hatırlattı.
Teknolojik yeniliklerden tırstığından bahsetmiş, Migros’taki jet kasalarla olan mücadelesini anlatmış, zorlandığını ama yılmadan tekrar deneyeceğini belirtmişti yazısında Banu.
Ne kadar yakın buldum kendime!
Bizim kuşak, şu anda otuzlu yaşlarının sonunda, kırklarının başında olanlar kuşağı garip bir topluluk. Biz siyah-beyaz televizyonu, tek kanallı dönemi de yaşadık, özel televizyonların, özel radyoların doğuşunu da gördük, internetin ortaya çıkıp her şeyi ele geçirişini de. Koca koca walkmenleri de kullandık, ipodları da... Teknolojik gelişmelerden tırstık ama hayatın içinde olduğumuz, bunları kullanıp ilerlemeye mecbur olduğumuz için kayıtsız kalamadık ve hayatımızın parçası yaptık çoğunu da. Değişimler, hıphızlı değişimler çağında yaşadık gençliğimizi ve erken yetişkinliğimizi...
( Bu yazım, www.venusvekadinlari.blogspot.com'da da yayınlandı. )
tıklayınız
Ne kadar yakın buldum kendime!
Bizim kuşak, şu anda otuzlu yaşlarının sonunda, kırklarının başında olanlar kuşağı garip bir topluluk. Biz siyah-beyaz televizyonu, tek kanallı dönemi de yaşadık, özel televizyonların, özel radyoların doğuşunu da gördük, internetin ortaya çıkıp her şeyi ele geçirişini de. Koca koca walkmenleri de kullandık, ipodları da... Teknolojik gelişmelerden tırstık ama hayatın içinde olduğumuz, bunları kullanıp ilerlemeye mecbur olduğumuz için kayıtsız kalamadık ve hayatımızın parçası yaptık çoğunu da. Değişimler, hıphızlı değişimler çağında yaşadık gençliğimizi ve erken yetişkinliğimizi...
( Bu yazım, www.venusvekadinlari.blogspot.com'da da yayınlandı. )
tıklayınız
Sizin Aşkınızın Rengi Ne?
Hande Altaylı’nın “Kahperengi” adlı romanını bitirdim yeni. Hoşuma gitti; kolay okunan, iyi vakit geçirten bir roman.
Yazara göre, aşkın içinde kötülük var, daha başka birçok şey olduğu gibi. Hain oluyor aşıklar ve kahperengi gözlerle bakıyorlar ötekilere, aşkları uğruna …
Düşündüm epeyce. Aşkın rengi neydi?
Karmakarışık bir resim bence aşk, her rengi de barındırıyor içinde.
Herkesin aşk rengi başka, aşkın her evresinin rengi de başka…
Herkes kendi rengini, yaşanmışlıklardan süzülen renkleri taşır aşkına.
Ve aşkın her döneminde renkler de değişir.
15 Mayıs 2012 Salı
Deli Deli Ol
Haftasonu DVD ile film keyfi yaptım biraz.
En çok da “Deli Deli Olma” adlı filmi sevdim.
2009 tarihli filmin başrollerinde Tarık Akan ve Şerif Sezer var. Hikaye, Kars’ın bir köyünde geçiyor; soğuk iklimin kendileri fakir ama gönülleri zengin ve sıcak insanlarının, bağırışlı çağırışlı, neşeli, kederli hayat mücadelesi ve umutları anlatılıyor.
Yaşlı ve yalnız Rus göçmeni Mişka, müziğe yetenekli sevgi dolu küçük komşu kızı Alma(Elma) ve onun huysuz babaannesi Popuç, hikayenin ana karakterleri.
“Deli deli olma” diye sesleniyor köyüler birbirlerini uyarmak istediklerinde. Deli deli olma…
13 Mayıs 2012 Pazar
Anneler Günü Yazısı
Bugün anneler günü. Tüm annelerin günü kutlu olsun, mutlu olsun.
Günlerdir, özellikle televizyon reklamları yarama tuz basıyor.
“Benim annem, güzel annem. Annem, sen her şeye layıksın. Annem, sensiz olmaz” türünden sloganlar, 12 yıldır olduğu gibi bu yıl da, Mayıs ayının ilk iki haftası boyunca içimi dağlayıp durdu.
Benim hediye alabileceğim, “iyi ki varsın” diyebileceğim bir annem yok. 12 yıldır, bu böyle.
Üstelik annemi bir 10 Mayıs günü kaybettim ben, yani anneler günü arifesinde. Hatta bazı yıllar, anneler gününe rastlıyor annemin yıldönümü. Öyle acıtıcı bir kesişme ki bu.
Annesiz biri için anneler günü… Bunu ancak yaşayan anlar…
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
1 Mayıs 2012 Salı
Tam Ekran Gözler
Yine aynı şey; oturmuşum, eli yüzü düzgün bulduğum bir diziyi izliyorum, birden ekranı bir çift göz kaplıyor ya da bir gözden diğer göze geçiliyor.
Fonda içli bir müzik, önce esas kızın gözleri, sonra esas oğlanınkiler. Birbirlerine aşkla, hüzünle, özlemle bakıyorlar.
Dizi izleyicisi değil de, göz doktoruyuz sanki, muayeneye başladık. Dakikalarca koca ekranı kaplayan gözleri inceliyoruz.
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
27 Nisan 2012 Cuma
'Şahane Misafir' Güzel Bir Film
İtalya’da yaşayan ünlü yönetmen Ferzan Özpetek’in son filmi Şahane Misafir -orjinal adıyla Magnifica Presenza-, Cem Yılmaz’ın da filmde rol alması nedeniyle çok konuşuldu. Ülkemizde şu anda vizyonda olan Şahane Misafir’i izledim.
Filmin müziklerinin büyük bölümünde İtalyan müzisyen Pasquale Catalano'nun imzası varken, Sezen Aksu'nun da filme özel parçalar bestelediği biliniyor.
Yaşamını ve sanat hayatını İtalya’da sürdüren Ferzan Özpetek'in dokuzuncu sinema filmi olan yapımda hikayenin ana kahramanı Pietro'yu ünlü İtalyan oyuncu Elio Germano canlandırırken, oyuncu kadrosunda Cem Yılmaz da var. Cem Yılmaz, Yusuf Antep adlı hayalet rolüyle çok başarılı bir iş çıkarmış.
Kaynak:
www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Devamı için tıklayınız
23 Nisan 2012 Pazartesi
23 Nisan, Çocukluğunu Özlüyor İnsan!
Bugün 23 Nisan. Bu güzel günü Türk milletine yaşatan, çocuklara armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve diğer tüm Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet kahramanlarının ruhları şad olsun.
Bu anlamlı günün tarihi mana ve ehemmiyetini anlatan sözler, zaten edilecek gün boyu; daha doğrusu umarım edilir. (Milletimiz uzun yıllardır yattığı güzellik uykusundan uyanırsa şayet, milli bayramlarımızın kutlanmasının, o günlerin anlamlarının unutulmamasının, bu bilgi ve sevginin gelecek nesillere aktarılmasının ne kadar hayati önem taşıdığını anlayacaktır…)
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Bu anlamlı günün tarihi mana ve ehemmiyetini anlatan sözler, zaten edilecek gün boyu; daha doğrusu umarım edilir. (Milletimiz uzun yıllardır yattığı güzellik uykusundan uyanırsa şayet, milli bayramlarımızın kutlanmasının, o günlerin anlamlarının unutulmamasının, bu bilgi ve sevginin gelecek nesillere aktarılmasının ne kadar hayati önem taşıdığını anlayacaktır…)
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
13 Nisan 2012 Cuma
Bahar Yorgunuyum
Benim Bahar yazım arkadaşım Zekiye'ninki gibi coşku dolu değil maalesef. Ben, baharı yorgun argın karşılayanlardanım.
İşte, bahar yorgunu yeni yazım...
Bahar geldi, hoş geldi… Çiçek açan dallar, çok çok ısıtmasa da azıcık yüzünü göstermesiyle mutlu eden güneş. Fırsat buldukça kendini dışarıya atan insanlar… Kulağa ve göze hoş geliyor, ama ben baharın ilk dönemini hiç de iyi geçirmiyorum.
Öyle bahar gelince enerjiyle dolup taşan, neşeyle coşanlardan değilim maalesef.
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
İşte, bahar yorgunu yeni yazım...
Bahar geldi, hoş geldi… Çiçek açan dallar, çok çok ısıtmasa da azıcık yüzünü göstermesiyle mutlu eden güneş. Fırsat buldukça kendini dışarıya atan insanlar… Kulağa ve göze hoş geliyor, ama ben baharın ilk dönemini hiç de iyi geçirmiyorum.
Öyle bahar gelince enerjiyle dolup taşan, neşeyle coşanlardan değilim maalesef.
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Bahar Geldi, Aşkla Hoş Geldi
Zekiye Altınkır'ın çok güzel bir yazısı...
Yoğun ve sert geçen kışın ardından bahar geldi. Evimizin penceresinden yansıyan güneş evimizi ve bizi ısıtıyor. Güneşten aldığımız enerji ve mutluluğu birbirimize yansıtıyoruz. Herkes cıvıl cıvıl, kıpır kıpır, canlı ve hayat dolu. Bahçemizde açan çicekler ve tek tük ortaya çıkan böceklerle birlikte biz de hayata yeniden “merhaba” diyoruz. Kışın getirdiği rehaveti üzerimizden atarak, yılın en çok sevilen dönemi bahar için hazırlıklar yapıyoruz..
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Yoğun ve sert geçen kışın ardından bahar geldi. Evimizin penceresinden yansıyan güneş evimizi ve bizi ısıtıyor. Güneşten aldığımız enerji ve mutluluğu birbirimize yansıtıyoruz. Herkes cıvıl cıvıl, kıpır kıpır, canlı ve hayat dolu. Bahçemizde açan çicekler ve tek tük ortaya çıkan böceklerle birlikte biz de hayata yeniden “merhaba” diyoruz. Kışın getirdiği rehaveti üzerimizden atarak, yılın en çok sevilen dönemi bahar için hazırlıklar yapıyoruz..
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
28 Şubat 2012 Salı
Şartlı Sevgiler
Ailem ve Ben.Eu'da yayınlanan yeni yazım.
Şartlı Sevgiler
Geçen gün, sitenin bahçesindeki yavru kediye süt veriyordum küçük bir kabın içinde. Yanımdaki yeğenim,”biliyor musun Selen Teyze, biz artık kapıdaki kedilere süt vermiyoruz,”dedi. “Niye” diye sordum. “Çünkü balkona atlıyorlar, biz de bir şey vermeyeceğiz onlara artık”. “Olur mu Nisacım, hani seviyordunuz siz de kedileri?” diye itiraz ettim. “Ama balkonumuza atlıyorlar, artık sevmiyoruz onları”, dedi.
Aferin bize, beş yaşındaki çocuğa da ne güzel öğretmişiz şartlı sevgiyi!
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Şartlı Sevgiler
Geçen gün, sitenin bahçesindeki yavru kediye süt veriyordum küçük bir kabın içinde. Yanımdaki yeğenim,”biliyor musun Selen Teyze, biz artık kapıdaki kedilere süt vermiyoruz,”dedi. “Niye” diye sordum. “Çünkü balkona atlıyorlar, biz de bir şey vermeyeceğiz onlara artık”. “Olur mu Nisacım, hani seviyordunuz siz de kedileri?” diye itiraz ettim. “Ama balkonumuza atlıyorlar, artık sevmiyoruz onları”, dedi.
Aferin bize, beş yaşındaki çocuğa da ne güzel öğretmişiz şartlı sevgiyi!
Kaynak: www.ailemveben.eu
Devamı için tıklayınız
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
